Ankara’ya 100 Km Olan: Beypazari

Ekim 8th, 2008 by admin

Küçük, şirin kasaba

Bizans’tan Osmanlı’ya birçok medeniyetin yerleşim merkezi olan, 600 yıllık çarşısı ve 3 bini aşkın tarihi konağıyla Beypazarı, Anadolu’nun en güzel kasabalarından biri.

Bir kasaba yeniden doğdu

Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı’nın gözde yerleşim yeri Beypazarı, restore edilip tarihi görünümüne kavuşturulan evleriyle bugün de Anadolu’nun en şirin kasabalarından biri.

Ankara’nın kuzeydoğusunda bulunan Beypazarı, küllerinden yeniden doğuyor… Luwi, Hitit, Frig, Galat, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde gözde bir yerleşim yeri; İpek Yolu üzerinde bir kent ve doğal güzellikleriyle sayfiye yeri olma özelliğini taşıyan Beypazarı çağları aşan bir kültürün merkezi. Tarihte ilk defa Beypazarı’nda yaşadıkları bilinen Luwi’ler ‘Lagania’, yani ‘Kaya Doruğu Ülkesi’ ismini vermişler bu bölgeye. Bu kelime Beypazarı’nın konumunu da ifade ediyor. Günümüzde olduğu gibi o dönemde de çevre kentlerin ilgi odağı olan Beypazarı’nda panayır kurulur, halk alışveriş amaçlı bu pazarlara gelip gidermiş. Osmanlı’ya kadar devam eden bu panayırın Beypazarı isminin de kaynağı olduğu belirtiliyor.

EN ESKİ EV 700 YILLIK
Verimli tarım alanları, doğal su kaynaklarının zenginliği, sarp yamaçlı tepelerle çevrelenmiş korunaklı bir konumda olması, Beypazarı’na tarih boyunca önem verilmesini sağladı. İpek Yolu’nun da buradan geçmesi, eşsiz güzellikteki bu kenti daha önemli hale getirdi. Bu tarihi ve coğrafi değerine karşın, Beypazarı 20′inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren ekonomik nedenlerle neredeyse unutulmaya yüz tutmuştu. Sürekli ülke içi göç veren Beypazarı, son yıllarda yeniden doğdu. Son dönemde bu bölgede açılan işletmeler, işsizliğin azalmasını sağlarken, bölgenin de yeniden gündeme gelmesine katkıda bulundu. Beypazarı yöneticileri de bu fırsatı iyi değerlendirerek, düzenledikleri festival ve tanıtım organizasyonlarıyla ilçeyi yeniden eski şaşalı günlerine taşıma yolunda, önemli adımlar attılar. Evliya Çelebi’nin Seyahatname isimli ünlü eserinde anlattığı, ‘Cumbalı, üstünde guşgana adı verilen bir çatıdan oluşan iki üç katlı, beyaz badanalı’ Beypazarı evlerinin bir bölümü Ciner Grubu tarafından restore ettirilerek, yok olup gitmekten kurtarıldı. Restore edilen evlere ek olarak diğer evlerin de restorasyonu sürdürülüyor. İskeleti ahşap olan bu evlerin tatlı kireç denilen malzemeyle sıvanmış dış görünüşü, başta fotoğraf sanatçıları olmak üzere turistlerin de gözdesi. Odalardaki kirli havayı ve nemi alan yöreye özgü malzemeyle yapılan Beypazarı evlerinin tavan arası ve zemini taştan, diğer bütün bölümleri ahşaptan. Girişlerinde büyük demirkapılı mahzenleri olan evlerin en eskisi 13′üncü yüzyıla ait.

AÇIK HAVA MÜZESİ OLACAK
Osmanlı mimarisi tarzında inşaa edilmiş tarihi evlerin ortasında bulunan Beypazarı Çarşısı ise 600 yıllık. Bu bölgede faaliyet gösteren zanaatkarları ve saray mutfağı tarzındaki yemekleriyle de Türk kültürünün tüm inceliklerini halen yaşatılıyor. Bu pazarda 600 yıldır aynı şekilde üretilen tarhana, havuç lokumu ya da cevizli sucuk bulmak mümkün. Beş yıl önce Beypazarı’nı dünyada eşi benzeri görülmemiş bir açık hava müzesi haline getirmek için harekete geçen belediye, hatırı sayılır bir yol kat etti. BEYAP Projesi kapsamında, Beypazarı’nda bulunan 3 bin 500 konaktan 550′sinin restorasyonu tamamlandı ve kullanıma açıldı. Halen devam eden projenin tamamlanması için çeşitli kurum ve kuruluşlar da destek veriyor. Sponsorların desteğinin çok önemli olduğunu belirten Belediye Başkanı Mansur Yavaş, “Şu an Beypazarı’nda aslına uygun olarak restore edilip tamamlanmış toplam 30 sokak var. Hedefimiz bu çalışmanın kalan 3 bin konak için de uygulanması. Geleneksel yapıyı bozmadan korumaya çalışıyoruz. Hâlâ ekmekler bu konakların altında bulunan fırınlarda pişiriliyor,” diyor.

HEDEF, YILDA 1 MİLYON TURİST
Tarihle, doğal güzelliğin iç içe olduğu, yaşayan müze olma çabasındaki Beypazarı’ndan yükselen ses yankı buluyor. Tamamı tescilli, yöreye özgü 80 katlı baklava, etli güveç, Beypazarı Kurusu, mumbar, tatlı sucuk, havuç lokumu gibi lezzetleri, ilçe dışına da satılan Beypazarı’na artık yabancı turistler de geliyor. Her yıl Japon Kültür Merkezi ile ortak olarak ilçe festivali kapsamında gösteriler gerçekleştiriliyor, Japon turistler bölgeye akın ediyor. Çevre illerden gelen yerli turistlerin yanı sıra, önümüzdeki beş yıl için kendilerine bir hedef koyduklarını kaydeden Belediye Başkanı Mansur Yavaş, “Bizim amacımız beş yıl içinde 1 milyon turiste ulaşmak. Şimdiden bunun gerçek olabileceği sinyallerini alıyoruz. Dünyaya açılırken kendi kültürümüzü de olduğu gibi korumak istedik. İşyerlerimizin isminin Türkçe olması bunun en güzel örneği. Buradaki doğal ve kültürel ortamı bozmadan, dünya turistini buraya çekeceğiz,” diyor.
Uğur BECERİKLİ

Kategori Karışık Semtler | Yorum yok »

Şİrİnce

Ekim 8th, 2008 by admin

Efes’te tarihin uzak geçmişlerine yapılan düşsel yolculuktan sonra 8 km. uzaklıktaki Şirince Köyü’nü görmenizi ısrarla öneririz. Şirince bir başka düşsel yolculuğa çıkaracaktır sizi. Bu kez çok daha yaşayan, uzanıp elinizle tutuvereceğiniz bir geçmişe gideceksiniz, üstelik içinde yaşayarak

Evet Şirince’den sözediyoruz. Selçuk’tan zeytinlikler arasında uzanan yol birdenbire karşınıza kendi de adı gibi güzel bir köy çıkarıyor. Burası eski bir Rum köyü. Mübadeleden sonra Yunanistan gelen göçmenler yerleştirilmiş. Adı zamanla değişip durmuş; Kırkınca, Çirkince olmuş.

Şirince kimi kaynaklarda “Dağdaki Efes” diye anılıyor. Küçük menderes nehrinin taşıdığı alüvyonların antik Efes ovasını yaşanmaz hale getirmesiyle, 5. yüzyılda kurulmuş. Eski adı Kırkınca olan köyün 20. yüzyıl başında 1800 hanesi varmış, büyük bölümü Rum olan. 1. Dünya savaşı sonrası Yunanistan’a göç vermiş, 1924’te ise mübadiller yerleşmiş. Köyü ziyareti sırasında İzmir Valisi Kazım Dirik Kırkınca adını Şirince’ye değiştirmiş.

Girişte tam karşınıza üzerinde “Etnografya Müzesi” niyetine yapılmış ve ufak tefek elişlerinden başka pek birşey olmayan eski bina çıkıyor. Onun solundaki büyük bina eskiden köyün okuluydu. Şimdi turistik bir tesise, Artemis Şarap Evi’ne dönüştü. Şimdiki okul da karşısında. Yıllar sonra yapılan okulun eskisinden küçük olması sizi de düşündürecektir sanırız.

Artemis Şarap Evi kendi üretimi olan şarapları ve doğal ürünlerden oluşan yemekleriyle tanınıyor. Şirince gezisi öncesi ya da sonrasında uğrayabilirsiniz.

Şirince gezisi için, köyün meydanına, lokantaların bulunduğu taraftaki park yerine aracınızı bırakın. Daracık Sokaklarda arabayla gezmek hem mümkün değil, hem de yakışıksız olur.

Vadiye sırtınızı dönerek köy içinde küçük bir tura başlayabilirsiniz. Taş döşeli dar sokaklardan yürüyerek yokuşu çıkmaya başlayın. İlginç mimari örnekler sunan evler nostaljik bir düzgarla birlikte hüzün de estiriyor. Çoğu yıkılmaya yüz tutmuş, zorlukla zamana ayak diremeye çalışan evler arasından yürüyorsunuz. Bu arada Safranbolu tarzı iki köprülü ev göreceksiniz. (Evin altında geçiş yolu bırakılmış.) Bu tarzın Şirince’ye nasıl geldiğini bilen yok. Başka örneği de yok.

Motor gürültüsü, korna sesi, bağırıp çağıran satıcılar.. hiçbiri yok. Onlar sizin geldiğiniz kentte kaldı. Şirince’de önce huzur var, dinginlik var, arasıra öten kabadayı horozların üürüü’lerini ve yumurtlayan tavukların gıd gıdak’larını saymazsanız. Köy iki yamaca yayılmış. Evler birbirine saygılı kurulmuş, kimse kimsenin önünü kapatmamış, herkes penceresinden ovanın, karşı tepelerin yeşiline, geceleri ayışığına gönlünce dalıp gidebilir.

Gezmek için hiç endişeniz olmasın. Şirinceliler konuksever insanlar, kime neyi sorarsanız hemen yanınıza düşüp gösterirler. Yamaçta Doktor’un Evi diye bilinen eski yapıda zamanında köyün doktoru otururmuş. Karşısında zamanın hastanesi var. Evin şimdiki sahibi Emine Adıyaman adında güleryüzlü bir teyze. İzin isteyip evi gezebilirsiniz, yalnız ayakkabılarınızı Emine Teyze’nin söylemesine gerek bırakmadan çıkarın lütfen. Yoksa inceliğinden söyleyemez ama üzülür sonra. Evin üst kat penceresinin önünde kerevete oturup manzaraya bir bakın. Pencerenin güzel işçiliği, Emine Teyze’nin elişi perdeleri ve köy. Hepsi de birbirine öylesine yakışıyor ki! Güzel elişlerinden satınalmak isterseniz ev aynı zamanda bir sergi yeri, seçip beğenin.

Sokak aralarına kurulu tezgahlarda ve köy meydanında köye has sabunlar ve ev yapımı şaraplar göze çarpıyor. Küçük hediyelikler, el işleri de satılıyor.Bir çok ev bahçesini lokanta ya da gözleme evine cevirmiş. Gözlemesi de ve ayranı da lezzetli.

Köyün iki kilisesi ayakta. Yukarı Kilise ( Vaftizci Yahya Kilisesi )özel mülkiyette. Bir köy evinin bahçesinde kalmış. Köy evi dediğimiz aslında kilisenin okuluymuş. Avlu kapısından girip gezmek için izin isterseniz hemen buyur edilirsiniz. Avlu herzaman tertemiz. Kilisenin kapısı önünde çocuklar evcilik oynuyorlarsa kıyısından geçip girin, alışkındırlar ve oyunlarını bozmazlar. Kilisenin içi de tertemiz, evsahipleri evlerinin bir parçası olan kiliseyi de süpürüp temizliyorlar.Kilise kısmen restore edilmiş ama henüz tamamlanmamış durumda. Çıkarken isterseniz ev sahibinin imalatı şarabın tadına bakın. Şişenin kapağı ile bir yudum için, beğenirseniz satın alın.

Şirinceliler hafif, taze güzel bir şarap yapıyorlar, her dükkanda, her evin önünde satılıyor. Hepsinin tadına bakmak serbest. Şaraplar iyi de zeytinyağı bir başka. Köyün zeytinyağını “iyi” sözcüğü anlatamıyor. Elbette hepsi aynı tadda değildir, iyisini seçip almak size kalmış. Oldukça de ucuz.

Kiliselerin büyüğü 1832 yılında inşa edilen ve Vaftizci St. Jean’a adanan kilise. İç süslemeleri büyük ölçüde yok olmuş olan kilise Efes Müzesi önderliğinde bir Amerikan Vakfı tarafından restore ediliyor.

Çarşısı da renkli mi renkli, insanları da güleryüzlü. Danteller, iğne oyaları, çoraplar ve elbette şarapla zeytinyağı. Bir anı almaya değer.

Şimdi biraz soluklanmak gerek. Köyün manzarasını seyretmek isterseniz Doktorun Evi’nin altındaki Ali’nin Yeri’ne oturup gözleme yiyebilirsiniz ya da girişte söz ettiğimiz Artemis Şaraf Evi’ne uğrayabilirsiniz.Aracınızı parkettiğiniz yerde set üstünde bahçeli iki lokantadan birini de seçebilirsiniz.

Bir yudum şarap içip daha önce okuduysanız Yunanlı yazar Dido Satiriou’nun “Benden Selam Söyle Anadoluya” romanındaki dramı hatırlayabilirsiniz. O roman buralarda geçiyordu ve Satiriou da Şirinceliydi.

Okumadıysanız dönüşte bir kitapçıya uğrayın, görsel bir boyut katarak okumuş olursunuz.

Şirince Egenin adı gibi şirin bir köyü. Düşsel bir ülkede hayal görüyorsunuz gibi. Evleri, sokakları ve insanları… herbiri diğerinden güzel.

Şirince’de ev şarapları da üretiliyor. Oracıkta tadına bakabilirsiniz.

Kategori Karışık Semtler | Yorum yok »

SARDES (SARD)

Ekim 8th, 2008 by admin

SARDES (SARD) İzmir çevresinin en önemli antik yerleşimlerinden olan Sardes harabelerine İzmir’den Uşak yoluyla ulaşabilirsiniz.(88 km.) Ören yeri Salihli’ye 7 km.kala karayolu üzerinde solunuzda. Buraya kadar gelmişken ihtişamını hâlâ muhafaza eden Sardes’e ve oradan da geleneksel Türk evlerinin en güzel örneklerinin bulunduğu Kula’ya gitmelisiniz. Büyük bir uygarlık kurmuş olan Lydia (Lidya) Krallığının merkezi Sardes kentiydi, antik kent kalıntıları işte bu uygarlıktan günümüze ulaşanlardır. İzmir-Salihli yolu üzerinde, otobüsle geçenler Gymnasion’u görürler. Geceleri de aydınlatıldığı için çok etkileyici görünür. Ünlü Kral Yolu Susa’dan başlıyor ve Sardes’de sona eriyordu. Batı Anadolu bütünüyle Perslerin eline geçtiğinde Sardes Pers egemenliğinin kalesi oldu. Lydia yüzyıllık bir zaman diliminde Anadolu’nun en güçlü devleti olmuştu. Para basan ilk devlet olarak ticarette büyük ün kazanmışlardı. Kentin ortasından geçen Poktolos (Sart) Çayı beraberinde altın tozları getiriyormuş. Lydia’nın zenginliğinde altının da önemli payı olduğu anlaşılıyor. Çayın kenarında ortaya çıkarılan altın işleme atelyeleri şimdilik ziyarete kapalı tutuluyor. M.Ö. 546’da Perslerle yapılan savaşı kaybeden Lydia devleti yıkıldı. Kent Perslerin eline geçti, ateşe verildi, zengin Lydia hazinesi İran’a taşındı. M.Ö. 334’de İskender kente hakim oldu. Sonra Seleukoslar, Bergama ve Roma egemenliğine girdi. Sardes’de ilk kazılar 1910-1914 arası yapıldı ve buluntular New York Metropolitan Müzesi’ne götürüldü. Harabeleri karayolu kenarından başlayarak gezebiliriz. Restore edilerek ayağa kaldırılmış olarak gördüğümüz yapı gymnasion-hamam kompleksidir. Hemen yanındaki ayağa kaldırılmış yapı M.S. III. yy’da eklenen sinagogdur. Önde gördüğümüz Gymnasion’un doğu cephesinin M.S. III. yy’da yapıldığı anlaşılmaktadır. Sütunlu avludan hamama girilir. Kentin ana yolu sinagog ile Gymnasion’un tam karşısında, asfalt yolun öbür tarafındaki büyük yapı rahip evidir. Bronzlu evin ilerisinde agora kalıntıları, akropolün güney eteğinde de Bizans surları kalıntıları görülmektedir. Surun devamını tiyatronun çevresinde de görebiliyoruz. Karayolunun Salihli yönüne devam edildiğinde avlulu Roma yapısı, Bizans Kilisesi ve Roma hamamı kalıntıları yer alıyor. Akropole doğru ilerlerken Roma Stadionu görülüyor. Yıkılan eskisinin yerine Roma Döneminde yapılan 20000 kişilik tiyatro, Sard Çayı boyunca Artemis Tapınağı’na doğru yüründüğünde mezar anıtlar ve muhteşem tapınak görülüyor. Tapınakta Artemis ile Kybele’ye birlikte tapılmıştı. Günümüze en iyi durumda ulaşmış Artemis tapınaklarından birisi. Paktolos/Sart çayı kıyısında, Artemis tapınağına giden yolun batısında yeralan çukurda, Lidyalılar’ın altın işlikleri bulunuyor. Beton çatılarla korunan işliklerin ortasında Kybele sunağı bulunuyor. Civa ile karışık altın, Paktolos çayından koyun postları ile toplanıp tuz ile ergitilip ayrıştırılıyordu. BİNTEPE TÜMÜLÜSLERİ Salihli ilçesinin kuzeybatısındaki küçük Marmara Gölü’nün güney kıyısında yer alan ve Bin Tepeler olarak bilinen mezar tümülüsleri Anadolu’da bulunmuş en büyük tümülüslerdir. Lydia Krallığının mezar tümülüsleri çok büyük ve gözalıcı eserlerdir. Antik çağın tarihçisi Heredotos en büyüğünün 355 metre çapında, daire çevresi 1115 metre ve yüksekliği de 69 metre ölçülerindeki Alyattes Mezarı olduğunu belirtiyor. Bu mezar anıtlarının Anadolunun pramitleri olduğunu söyleyebiliriz. Tümülüslere Sardes harabelerinden toprak bir yolla otomobille iki saate yakın bir yolculukla ulaşabilirsiniz. İnsanoğlu tarihe bakıp atalarının ayak izlerini ararken 26 bin yıl geriye kadar gidebilmiş. Manisa’nın Kula ile Salihli ilçeleri arasındaki volkanik tüflerde bulunan ayak izlerinin tarihi işte bu kadar eskilere gidiyor. Bazı ayrıntılar vardır, ilk anda insanın gözünden kaçar da biraz düşününce birdenbire çarpıcı bir etki yaratır. Bu ayak izlerinin varlığını öğrenmek de bizde öyle bir etki yarattı. KULA ve EVLERİ Manisa’nın Uşak tarafındaki ilçesi Kula İzmir-Ankara karayolu üzerinde bulunuyor. İzmir’den 120 km uzaklıktaki Kula, etrafı alçak tepelerle çevrili volkanik bir arazi üzerine kurulmuş. Yaşam biçimi, doğa ve mimarinin uyumlu bütünlüğü ile oluşan geleneğin korunup günümüze ulaşabildiği özgün yerleşim yerlerinin en önemlilerinden biri olan Kula’nın tarihi MÖ 1.yüzyıla uzanıyor. Arnavut kaldırımlı sokaklar, taş döşeli avlular, bakımlı bahçeler ve içleri minderli, yastıklı evlerle dünü bugüne taşıyan bir ilçedir Kula. Sokaklar yağmur sularının akabilmesi için ortaya doğru eğimlidir. Daracık sokaklarda dolaşırken yüksek duvarlarla kapalı avluların içini göremezsiniz. Duvarlar ev yaşamının gizliliğini sağlar. Evler taştan yapılmıştır, genellikle 2 veya 3 katlıdır. İkinci katları daracık sokaklara uzanan çıkmaları rengarenk boyanmıştır Kula evlerinin. Dış kapıdan gölgeli, serin avluya girilmektedir. Avlularda meyve ağaçları vardır, sebze yetiştirilmektedir. Yazları oturma, çamaşır yıkama ve halı dokuma işleri hep avluda yapılmaktadır. Geceleri bütün aile burada toplanır. Üst katlara bir ahşap merdivenle çıkılır ve sofaya açılır genellikle. Sofadan geçilen odaların sayısı değişir, evlerin ve konakların büyüklüğüne göre. Sofaların iki ucu tabandan 40-50 cm yükseklikteki kare phlanlı sekilerle biçimlendirilir ve sıcak yaz gecelerinde oturulur, konuk ağırlanır ve KUla’ya özgü türkülü-çalgılı “yaren” toplantıları gerçekleştirilir. Kula evleri büyük aileye, özellikle de gününü hep evde geçiren kadına göre planlanmıştır. Her oda bağımsız bir yaşama birimi olacak şekilde düzenlenmiştir. Yemek yemek, oturmak, yatmak, yıkanmak gibi bir ailenin ihtiyaçlarının tümünü karşılayacak şekilde düzenlenmiştir. Kula evlerinin özelliği işlevselliğidir. Gerekli olmayan unsurlara rastlanmaz. Yalnız başoda düzeni ve bezemesiyle diğerlerinden farklıdır. Odalarda çeşitli amaçlarla kullanılan dolaplar bulunur. İşlevlerine göre dolaplara yüklük, çubukluk, tetilik, peşkirlik, lambalık, tembel deliği gibi adlar verilir. Büyük dolaplardan birinin altı çinko ile kaplanır ve hamamlık olarak kullanılır. Süslemeler evin içinde de vardır. Kapılardaki ince ahşap oymalar, sofa ve başoda tavanlarında renkli boyanmış, çıta ve göbeklerle bezenmiş dörtgen-beşgen süslemeler, camlarda vitraylar tipik özellikleridir Kula evlerinin. İlçedeki evler, dini yapılar SİT alanı içine alınarak korunmaktadır. Kula çarşısı da, geçmişin renklerini taşır, tıpkı evleri gibi. Ünlü Kula halıları ve kilimlerinin satıldığı dükkanları, demirci ve bakırcıları, derici ve basmacıları daracık sokaklarda yan yanadır ve bir renk cümbüşü oluşturur. Gezmeye doyum olmaz, alışveriş edilmese bile. Saray halıları arasında yer alan Kula halıları daha çok seccade biçimindedir. Mihrap çok yalındır, üçgen ya da düz, basamaklı mihrabın üst bölümünde, yastık dikdörtgen yazıtlık bulunur. Gördes seccadelerine göre daha mat renklerdedir. Kömürcü Kula olarak anılan halılar siyaha yakın bir kahverengidir. Değişik renkler de kullanılmaktadır. Sart Ören Yeri yeniden ayağa kaldırılan kısmıyla bile ihtişamlı. Sart Ören Yeri’nde en iyi durumdaki yapı, Sardes Gimnasionu

Kategori Karışık Semtler | Yorum yok »

İzmire genel bakış

Ekim 8th, 2008 by admin

İzmir ülkemizin en güzel kentlerinden biri, çoğu kimseye göre tartışmasız en güzeli. Buna en “uygar kent” sıfatını da rahatlıkla ekleyebiliriz.

Her sokağının köşesinde, kapıların önünde, evlerin pencerelerinde göreceğiniz renk renk, koku koku çiçekleri ve rahat, uygar insanları ile yüreğinizi ışıtır. Mevsim baharsa yörük gelinleri narçiçeği rengiyle; yazın ilerlemiş zamanı ise Sakız yaseminleri her yeri boyayan düşsel kokusuyla kanınıza girer. Bahar deyince aylardan mayıstır sanmayın, şubatın ortalarıyla başlar bahar ve mayıs artık yaz sayılır İzmir’de.

Kadifekale

İzmir’i önce kuşbakışı görmeye ne dersiniz? O zaman Kadifekale’ye veya Asansör’e çıkacağız. 186 metre yükseklikteki Kadifekale’nin kalesi Büyük İskender tarafından yaptırılmıştı. Bugün batıdaki beş kulesi ile güneydeki duvarları ayaktadır.

Burada bir çay içip İzmir’i, körfezi seyretmeli.

Asansör

Burayı uzak bulursanız Konak Meydanı’na yakın İzmirli ünlü şarkıcı Dario Moreno’nun adını taşıyan sokağa girip asansörle yukarıdaki gazinoya çıkın. Asansör uzun yıllar sahil şeridindeki Karataş ile yukarıdaki Halil Rıfat ve çevre semtler arasında ulaşım aracı olarak görev yaptı. Dünyanın ulaşım aracı görevi yapan ilk paralı asansörlerinden biriydi kuşkusuz. Şimdi çevresi ile birlikte restore edildi ve turistik hizmet veriyor.

Çevresinde verimli topraklar bulunan ve bir de korunaklı limana sahip olan İzmir elbette tarih boyunca önemli bir ticaret merkezi oldu. Ve tabii aynı zamanda bir kültür ve sanat kenti! Homeros’un; Thales, Anaximenes, Anaximandros gibi felsefe tarihinin büyük isimlerinin burada yaşadıklarını hatırlatmak yeter sanırız. Felsefenin, bilimlerin beşiği Ege’ydi, İzmir’di. Ve tabii bir liman kenti olmanın kaderini de yaşadı. İstilalar, yıkımlar, yangınlar ve salgın hastalıklar gördü. Ama hep varoldu ve güzelliğini bu günlere taşıdı.

Smyrna’dan İzmir’e

Bütün kentlerin efsaneleri vardır. İzmir gibi güzel kentlerin daha çok efsanesi vardır. Bunlardan biri kentin adının tarihin amansız kadın savaşçıları Amazonlar’dan geldiğini anlatıyor: Yayı iyi germek, oku hedefine atmak için sağ memelerini kesen, dört nala koşan atları üzerinde uzun saçları atlarının yeleleri ile birlikte uçuşarak herkese korku salan Amazon kadınlarının güzeller güzeli komutanları Symirna’dan. Symirna dillerde döne dolaşa İzmir olmuş.

Efsane böyle söylüyor. Uluslararası üne sahip arkeoloğumuz Ekrem Akurgal bugünkü Bayraklı’da kurulan ilk kentin adının Smyrna olabileceğini ve bunun MÖ. 3000 yılına dayandığını belirtiyor.

Smyrna-Tepekule

Tekel Şarap Fabrikası bağlarının sınırları içindeki 150 dönümlük alanda kalan Tepekule isimli höyük ilk yerleşimin bulunduğu yerdir. Görünürde çok şey olmadığına bakmayın, burası beşbin yıllık bir yerleşimden kalan ve tarihin görülebilen en eski yerleşimidir. Son kazılarda burada MÖ. 925 yılına tarihlenen bir evin ortaya çıkarıldığını söylersek Bayraklı’nın önemini anlatmış oluruz herhalde.

Smyrna’dan kalan en önemli yapı olan Devlet Agorası Namazgah semtinde, 920. Sokak’tadır. İki katlı bazilikanın kemerleri iyi durumdadır.

Smyrna örenindeki Athena Tapınağı, dünyanın bilinen en eski Athena Tapınağıdır. Yapının başlıklarından biri ören yerinde sergilenmektedir.

Smyrna’da 1949’dan bu yana Akurgal tarafından sürdürülen kazılarda ayrıca, İ.Ö. 4. yüzyıldan bir kralın 16 odalı, avlulu konutu, Tepekule’nin güney eteklerinde ise sur duvarlarına bitişik anıtsal bir çeşme ortaya çıkarılmıştır.

İzmir’den Aydın yoluna doğru devam edip giderken Şirinyer’de bir bölümü ayakta su kemerleri görülmektedir. Kemerler Kadifekale’deki kente su getirmek için yapılmışlardı. Eski çağlardan kalan Roma Yolu’nun 140 metrelik bölümü Eşrefpaşa’da Cumhuriyet Parkı’nın içinde görülebilmektedir.

Çok eski ve çok zengin uygarlıklara yurt olmuş İzmir çok da yıkım gördüğü için o çağlara ait çok fazla iz kalmamıştır.

Konak

Konak Alanı kentin merkezidir. Buradaki saat kulesi de kentin sembolü sayılır. 1838-1814 arasında Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılına armağan olarak yapılan kuleyi ve İstiklal Savaşı’nın başlangıcı sayılan ilk kurşunu atan Hasan Tahsin’in tabancasında her zaman bir güvercin göreceğiniz heykelini arkanıza aldığınızda, yani denize sırtınızı dönüp yürüdüğünüzde çok büyük bir alanı kaplayan tarihi çarşı Kemeraltı’na girersiniz.

Kemeraltı

Bayram arifelerinde gerçek anlamda yürümenin mümkün olmadığı çarşı her zaman cıvıl cıvıldır. Ana caddesinden ilk “S”yi çizip biraz ilerlediğinizde bir “lezzet molası” verin. Solunuzda kalan küçük, eski bir dükkana girin. Adı “Özsüt”. Burada bir kazandibi yiyin de bakın bakalım kazandibi nasıl olurmuş!

Kemeraltı’nda sadece ana caddeden yürümeyin; sokaklara, içerilere girin. Hisar Camisi (1592) ve önündeki Hisarönü egzotik bir yöredir. Her türlü çiçeği ucuz fiyatla bulabilirsiniz. Lokantaların bulunduğu küçük sokaktaki lokantalar lezzet yarışındadır. Teyzemin Mantısı da tadılabilecek lezzetlerden. İzmir’in iki ilçesi Tire ve Ödemiş de çevrede köfteleri ile rekabet halindedirler. Biz ikisini de salık veririz.

Ünlü Kızlarağası Hanı geçtiğimiz yıllarda restore edildi. Orta avlusunda öğle yemeği veren lokantalar var, yazın serin bir yer. İçi turistik eşya satıcıları ağırlıklı dükkanlarla dolmuş.

Bir zamanların ünlü hanı yeniden hayata dönmüş.

Akdeniz Mutfağı ve İzmir’de Gece keyfi

İzmir yemek konusunda tam bir Akdenizli kenttir. Yılın çok büyük bir bölümünü yaz ve baharlarla geçiren İzmir’in sokakları; dükkanları, büfeleri ve seyyarları ile tümüyle açıkhava lokantasıdır. Sokakların en popüler yemeklerinden bir kelle söğüştür. Sabahları has İzmirli boyoz satılır. Gevrek (simit) yanında İzmir tulumu olmadan alınmaz. Öğlenden itibaren de adım başına da bir midye dolmacı bulunur. Ve tabii akşamları çöp şiş.

Kemeraltı’nda Havra Sokağı’ndakiTalmut Tora Musevi tapınaklarının en eskisidir. Sokağın adı da buradan geliyor. Şimdilerde meyhaneleriyle biliniyor.

Tarihi çehresi biraz değişikliğe uğradıysa da ünlü Meserret’i görmelisiniz. Dönemin ünlü otelinde İzmir’in kurtuluşundan sonra Mustafa Kemal oturmuş rakısını yudumlarken garsona sormuş: “Oğlum,” demiş, “Yunan komutanı Venizelos burada hiç rakı içti mi?” Garson “Hayır Paşam,” deyince “Peki,” demiş, “o zaman neden almış İzmir’i?” Bu soru Mustafa Kemal’in inceliğini ve İzmir’in güzelliğini ne güzel özetliyor.

Kordonboyu İzmir’in sahil gezi yoludur, yol boyunca lokantalar, biracılar, publar sıralanır. Kaldırıma konulan masaların arasından insanlar yürür. Ve böyle bir şey sadece İzmir’de yadırganmaz. Ne masalara oturmuş yiyip içenler ve ne de masaların arasından geçip gidenler tedirgin olurlar. İyileri biraz pahalıca olan lokantalarda iyi bir sofra öncelikle rokası, teresi ile bol yeşillikli olur. Kalamar bulunur ve aman ha kalamara limon sıkılmaz. İstanbul’da tekir olan balık artık Egelidir ve barbundur, çipura İzmir’in yerlisidir ve hemşerisi trança ile lezzet yarışındadır. Çipura yiyecekseniz denizden mi, çiftlikten mi olduğunu anlamaya çalışın. Çiftlik çipurasında denizden gelenin tadını bulamazsınız. Kaşık kaşık yenilen sütlü trança ise yalnızca İzmir’de yapılır.

Akşamüstü ortalığı tatlı bir serinlikle saran İmbat da çıkmışsa Kordon keyfi katmerlenir.

Kordon’dan içeriye doğru yüründüğünde Alsancak’ın eski Rum ve levanten evlerinin oldukça iyi korunduğu sokaklarına girilir. Son yılların gözdesi buralar oldu ve kimi İzmirliler Kordon’u bile unuttular. Sokağa çıkan masaları ile lokantalar, barlar yan yana sıralanıp gidiyor bu güngörmüş sokaklarda.

Karşıyaka

Eski evleri arkalara sıkıştırmış modern yapıları ile Karşıyaka, büyük bahçeli konakların bulunduğu Bornova, eski levanten köşkleri ile Buca ve kaplıcaları ve çiçek seraları ile Balçova. Balçova’dan teleferikle çıkılıp kendir pişir – kendin ye usulü sofralar kurulan teleferik, Karşıyaka’nın arkasını verdiği ve üzerinde krater gölü bulunan Yamanlar tepesi… İzmir’de gezilip görülecek çok yer var daha.

İzmir Arkeoloji Müzesi

Ege’nin çeşitli kazılarında bulunan zengin bir koleksiyonun sergilendiği Arkeoloji Müzesi’ni mutlaka görmeli. Konak’tan Varyant’a çıkarken hemen sağınızdaki müzede İzmir, Bergama, Efes, Sardes ve daha birçok kazıda bulunan Hitit, Hellenistik, Roma ve Bizans eserleri sergileniyor.

Kültürpark

Yorulup ya da, sıcaktan bunalıp da nefes almak isteyenler geniş bir alana yayılan Kültürpark’ın yeşiline, buradaki çay bahçelerine, lokantalara kapağı atıyorlar. Ülkemizin en büyük fuarının kurulduğu Kültürpark’ta çeşitli eğlence yerleri de var.

İzmir’in adının güzeller güzeli Smyrna’dan geldiğini yazının başında söylemiştik. Adının güzel bir kadından gelmesinden mi nedir, İzmir’in kadınları gerçekten güzeldir. Ülkemizin ünlü mankenlerinin yarısı İzmirlidir, bütün Türkiye de diğer yarısını paylaşır. Güzellik kraliçelerinin çoğu da öyle.

KIMIZ ÇİFTLİĞİ

İzmir – Ankara yolunda Torbalı yönüne sapıp Kemalpaşa ilçesini sağınızda bırakarak 4 km. ilerleyin. Sağa dönün, Alaş Kımız Üretme Çiftliği karşınıza çıkacak.

Türkiye’nin tek kımız üretim yeri küçük bir Kazakistan gibi. Çiftlik çalışanları Kazak kıyafetleri içinde, otağın dekorasyonu da Kazak usulü yapılmış. Otağ’da yere serilmiş keçelerin üzerine oturup kımız içiyorsunuz. Kımız at sütünden yapıldığı için çiftlikte Avusturya kökenli Haiflinger cinsi kısraklar besleniyor.

Kısraklar bül süt versin diye işe koşulmuyor. Kımızın iyisi en az iki kez yavrulamış kısrağın sütünden oluyormuş. Çiftliğin 200 dönüm arazisi var, kısraklar burada özgürce gezip otluyorlar. İsterseniz ata da binebilirsiniz, tabii sağmal olanlarına değil. Çiftliğin lokantasında Kazak, Kırgız, Özbek gibi Asya Türk boylarının yemekleriyle de karnınızı doyurabilirsiniz.

YAMANLAR DAĞI

Karşıyaka’nın arka tarafında yükselen Yamanlar Dağı’na 40 km’lik bir yolla çıkılıyor. Tepede büyük bir çamlık içinde yüzme havuzu ve restoranı ile güzel bir mesire yeri var. Buradan 20 dakika ötede ise güzel bir krater gölü olan Karagöl. Gölün kenarındaki çamlar altında piknik yapmak isterseniz malzemenizi İzmir’den getirmelisiniz.

İNCİRALTI

Çeşme yolundan ilerleyip Balçova girişinin karşısına dönerek dev okaliptus ağaçlarının arasından bir kaç kilometre ilerlerseniz kimi şık, kimi salaş balıkçı lokantalarıyla karşılaşacaksınız. Burası İnciraltı’dır.

Bir zamanlar çok popülerdi, sonraları gözden düştü. Son yıllarda yeniden ilgi görmeye başladı. Havaya göre açık veya kapalı alanda oturup iyi bir yemek yiyebilirsiniz. Biraz daha lüks lokanta arıyorsanız sola doğru devam edip sahili izleyin.

Kategori izmir | Yorum yok »